Sırtçantalılar Projesi

Her paltformda savunduğum gibi, sivil toplum örgütü de olsanız, bir dernek de olsanız sürdürülebilir olmak için bir iletişim stratejisi geliştirmeniz, markalaşma süreçlerini uygulayarak  birlikteliği ve kimliği kuvvetlendirmeniz gerekmektedir. Bir logodan çok daha öte olan markalaşma, üyelerle iletişimden tutun, topluluğa ait tişört çalışmasına kadar tüm süreçleri kapsayan, aslında işin alt yapı ve stratejisini oluşturan bir süreçtir.

Başlıktaki Sırtçantalılar grubu da seyahate tutku derecesine bağlanmış kişilerin bir araya geldiği bir grup olarak doğdu. Sadece e-mail grubundan yazışan 10 kişi iken, şimdi dünyanın dört bir yanına dağılmış 800 kişiye ulaştı.

Grup için, e-mail grubundan başka bir şey yapılmasa idi, şu an böyle bir gruptan ve birliktelikten bahsedemezdik.

Bu örgütün ilerlemesinde ciddi markalaşma aşamalarından geçildi.

Hedef kitlesi ve ana konumlandırması belli idi. Bu ilk konumlandırma ve strateji aşamasını biliyor olmak adımımızı hızlı ve güçlü atmaya yönlendirdi bizi.

Sonrasında;

–   İsim çok önemli. Kurucu üyeler olarak bu hedef kitlede, bu ruha sahip insanları birleştirmek adına bir senelik çabadan sonra Sırtçantalılar ismi üzerine karar verdik.

–   Ruhu ve içeriği anlatmak adına slogan gerekli idi. Düşündük, dünyaya dağılmış bu grubu tanımlamak adına ” Üzerinde güneş batmayan topluluk” tanımını bulduk. Bu konuşma ve anlatımlarımızda elimizi  o kadar kolaylaştırdı ki..

–   Sonrasında bir websitesi hazırladık. Özellikle günümüz internet dünyasında websitesi örgütün iletişimi ve kimliğini göstermesi açısından çok önemli. Logomuzdaki tarzı ve ruhumuzu oraya yansıttık. http://www.sirtcantalilar.com

–   Sosyal mecralar olmazsa olmaz idi, orada da aynı çizgide yazılar paylaştığımız, iletişim yaptığımız hesaplar açtık. http://twitter.com/#!/sirtcantalilar

–   Toplu görüntüyü sağlamak adına thirtler hazırladık. Ön tarafta logomuzun olduğu tshirtlerin arkasına etki çekmesi için yaratıcı metinler yazdık. Şu andaki tshirtlerin arkasında ” Burası Sırtçantası için ayrılmıştır” yazıyor.

–   Grubu etkin tutmak ve felsefemiz açısından andığımız Evliya Çelebi için İstanbul başta olmak üzere seminerler düzenledik. Torunları olarak kendisinin 400. doğum yıldönümü andık.

–   Gruba yeni üye katmak ve büyümek anlamında ruhumuzu anlattığımız gazete ve dergi röportajları yaptık.  http://ekonomi.haberturk.com/turizm/haber/571277-gezmek-icin-yasiyorlar http://www.hurriyet.com.tr/seyahat/14383761.asp

–   TVlerde ve radyolarda projelerimizi ve grubumuzu anlattık.

–   Pasaport fiyatlarının düşürülmesi ile ilgili Seyahat özgürlüğümü geri istiyorum kampanyasına grup olarak büyük destek verdik. Tek başına mücadeleden grup mücadelesine dönünce daha güçlü ve daha etkin oldu. http://seyahatozgurlugu.blogspot.com/

–   Son olarak da bir tanıtım videosu hazırladık.

 

Bu heyecanlı yolumuza devam ediyoruz adım adım…
Ama dediğim gibi her ne kadar sivil toplum örgütü de olsanız, markalaşma için gerekli yukardaki aşamalardan geçmeniz, uzun vadeli ve tutarlı stratejinizi uygulamanız, etkin olup grubu yaşatmanız önemli.
Tüm bunlar nedeniyle, yukarıda saydığım işleri bir kuruş ödemeden, tamamen heyecanlı insanlarla gönüllü bir şekilde yaptık ve yapmaya devam ediyoruz!
Ülkemiz adına nice güçlü sivil toplum örgütü, toplumsal markaların oluşması dileklerimle.
Ömürden Sezgin
Marka Mühendisi
Reklamlar

Sonradan Gurmeler Manifestosu

Varlık Sezgin listede! İstanbul 1. bölge 1. sıradan gurme adayımız!
İşte manifestomuz!

Ben Varlık Sezgin,

Ben tencere yemeği, fast-food diye ayırmam

Ben Karadeniz,Akdeniz, Doğu,Ege mutfağı diye ayırmam

Ben lüks restoran, esnaf lokantası, garson, mekan sahibi diye de ayırmam

Tuz,baharat oranına bakmam, tercihine aldırmam.

Ben insanları gurme, sonradan gurme diye de ayırmam

Benim için gurmebaşı yok

Sadece ve sadece vatandaş var

Ve istisnasız her vatandaş bu ülkenin yemeklerini tatmalı

bu topraklardaki lezzetlerin farkına varmalı

İşte ben buna inanırım

Sonradan Gurmeler varsa herkes için var

Varlık Sezgin

Canlı Para


Canlı Para heyecanını da başarı ile atlattık diyebilirim. Gerçi para alamadık ama kurucularından olduğum tamamen gönüllü ilerleyen, bu toprakların lezzetlerini keşfetmeyi hedefleyen Sonradan Gurmeler ve üzerinde güneş batmayan topluluk- Sırtçantalılar gruplarını en iyi şekilde anlatma, ODTÜ’lü Endüstri Mühendisleri olarak ortaklaşa çıkardığımız SeyahatnamEM kitabını Engin Düzyatan ile paylaşma imkanını yakaladım.

Öncelikli hedefi “aidiyet” olan toplumsal markalaşma açısından iyi bir noktaya gelen gruplarımızı yakından takip edebilir, katılıp bu heyecanımıza sizler de ortak olabilirsiniz.

Sonradan Gurmeler

Bu toprakların en lezzetli hareketi

http://www.sonradangurmeler.org

Sırtçantalılar

Üzerinde Güneş Batmayan Topluluk

http://www.sirtcantalilar.com

“Marka Yaratmak” sunumu

Yıllardır TEMÖB’leri takip ederim. Üniversite yıllarında da çokça katılmaya çalışmıştım.

Ciddi anlamda bilgi paylaşımının, tecrübeleri birinci ağızlardan dinleme şansının olduğu organizasyonlar.

Ama bu sefer konuşmacı olarak oradaydım. Marka Yaratmak üzerine hazırladığım sunumu, birçok üniversiteden gelen öğrencilerle paylaştım. Endüstri Mühendisliğinin, analitik düşünme ve analizin marka stratejisi oluşturma ve uygulama süreçlerinde nasıl kullanıldığı, nasıl etkili olduğu üzerine bilgilerimi ve tecrübelerimi paylaşmaya çalıştım.

Işık Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümü ve öğrenci topluluğuna bu vesile ile teşekkürler.

Ömürden Sezgin 

Canlı canlı paralandık!


Sonda söyleyeceğimi başta söyliyeyim:)

” Bir daha çal Sam ” gibi ünlü bir repliğin hangi filme ait olduğunu bilemeyerek Canlı Para yarışmasına erken veda ettik.
Suç benim mi? Ekranlarda milyonlar izledi, suç ” kesinlikle Casablanca değil” , ” Casablanca’ya koymuyoruz” diye naralar atan sevgili kardeşim Varlık Sezgin’in 🙂
Sanki ben, ” Varlık, gel şu paraları, bu şıkka koyalım” diye ısrar ediyormuşum gibi, üzerime üzerime geliyor, bir de bağırarak ” Hayır, hayır, Casablanca’ya koymuyoruz” diyordu…
Ha bir de filmi izlemiş miş miş 🙂
Bu arada yukarıdaki fotoğraf, 3 gecelik süren ” ha çıktı,ha çıkıyoruz” vaaatlerimiz süresince bizleri yalnız bırakmayan sevgili dostlarımızla İstanbul ODTÜ mezunları derneğinde çekildi! Üç gün bizi ekranları başında bekleyen arkadaşlarımıza tekrar kusura bakmayın diyoruz!
Şaka bir yana, amacımız kurucusu olduğumuz, tamamen gönüllü olarak ilerleyen, hedefleri bu toprakların farkedilmemiş, anlatılmamış lezzetlerini, mekanlarını, tarihi ve kültürel yerlerini paylaşmak, beraber keşfetmek olan Sırtçantalılar ve Sonradan Gurmeler gruplarını anlatmaktı. Bu amacımıza sevgili Engin Düzyatan’ın elenmemize rağmen verdiği konuşma hakkı sayesinde ulaştık.
Bir de ODTÜ’lü Endüstri Mühendisleri olarak ortaklaşa yazdığımız SeyahatnamEM kitabını hediye etmemiz, ve milyonlara anlatmamız da cabası. Geliri ODTÜ burs fonuna giden bu kitabı da bu vesile ile tekrardan hatırlatayım.
Ha kaçırdıysanız nasıl mı izleyeceksiniz? Buyrun sizler için onu da düşündük 🙂

İyi seyirler

Sonradan Gurmeler onbir aydır keşfediyor!

Sonradan Gurmeler, ocak ayında kuruldu ve 11 ayda kimsenin beklemediği bir hızda ilerledi, şimdi bu toprakların en lezzetli en sevilen hareketi oluverdi.

Kuruluş Hikayemizi duymak için tıklayınız.

İstanbul ve Ankara başta olmak üzere toplamda 47 keşif yapıldı, mekan sahipleri ile konuşuldu, hikayeleri dinlendi, dertlerine ve projelerine ortak olundu. Türkiye’de ilk defa, mühendisler tarafından hazırlanan 8 kriterli bir gurme endeksi ile mekanların değerlendirmeleri yapıldı.
Şimdi de aynı heyecanla ve motivasyonla yoluna devam ediyor. Bu toprakların lezzetlerini, çok gidilen ama az bilinen yerlere giderek önce kendilerine sonra ülkeye, fırsat ve destek olursa tüm dünyaya anlatmayı hedefleyen Sonradan Gurmeler grubu adına tüm takipçilerimizi, üyelerimizi ve keşfedilen, keşfedeceğimiz tüm mekanları saygı ve sevgi ile selamlıyoruz.
Şimdiden afiyetler, sonradan gurmeler

At’layıp gittik Kazakistan’a !

Çok sorulan sorudan başlayayım. At eti yediniz mi?

Evet, yedik. Hem de kana kana, doya doya…

Rusça bilen arkadaşla bir restoranın menüsünü okuyoruz.

– At eti var mı?

– Dur bakayım. Ha at kebabı! İşte orda…

– At kebabı mı? At kebabıııııı eliiiiiiiinden! Bin parçayaaaa bölünsüüüün. At bana bir at kebabı o zaman.

Diyerek ilk siparişimizi verdik. Ayrıntıları yazı içerisinde paylaşacağım, şimdi kemerlerinizi bağlayın, koltuklarınızı dik hale getirin, uçuşa geçiyoruz!

Rotamız atalarımızın geldiği Orta Asya… Heyecana bakJ

Kazakistan, İstanbul’dan uçuşla 5 saat. İlk durağımız Almata. Pazar günü saat 22:00’de biniyorsunuz, Kazakistan saati ile 6:00’da (3 saat ileri) ordasınız.

Öncelikle havaalanına geldik. Bir seneyi aşkın süredir bir mil kartım var, kullanmak bu geceye nasip oldu derken Gold kartına kullanımının bittiğini öğrendim. Neyse ki Güven Bey’de Platinium varmış. Onunla Atatürk havaalanındaki özel dinlenme yerine geçtik.

İçeri girer girmez tanıdık simalar var. Uçağı beklerken hemen sohbete daldık. Yanımıza biri yanaşıp;

– İki tane ODTÜ Endüstri mühendisliği mezunu?

– ???? Evet. Selamlar, buyrun sohbetimize katılın.

Üç ODTÜ EM mezunu olarak kısa da olsa sohbetimiz zenginleşti. ListEM’i de bu vesile ile tekrar anayım yazımın başında…

Uçağa bindik, uyku pozisyonunu aldık. Bu ciddi sorun, yoksa ertesi günü unutun, uykusuzluktan. Neyse ki yolculuklarda, çocuk gürültüsüymüş, hava boşluğuymuş, uyuma konusunda dert çekmeyen biriyim. Uçak inene kadar deliksiz bir uyku çektim.

İnmeye yakın, camdan orta Asya’daki bu ilk durağımı seyretmeye daldım. Güneşin doğuşu ile birlikte, dağlar arasında eşsiz bir manzarası var. Çin ve Kırgızistan sınırındaki Almata’ya inerken böyle büyüleniyorum.

Ormanın içine kurulmuş kent: Almata

Havaalanına iner inmez “ Taksi, taksi” çığırtkanlığı ile taksiciler karşılıyor bizi. Hemen pazarlık yapıp atlıyoruz. Bu kritik, pazarlık yapmadan binmeyin asla. Rusça’ya bile gerek yok, Türkiye’den çokça gelen olduğundan çat-pat öğrenmişler Türkçe’yi. Kazakça’dan dolayı anlaşırız diye düşünüyordum ama sonrasında gördük ki çok bir benzerliği yok. Ortak kullanılan kelime çok, cümle yapıları da aynı ama anlayana aşk olsun. Neyse pazarlık konusunda bir sıkıntı yok. Taksi ile yola devam.

Şehrin derinliklerine giriyoruz. Sanki ormanın içinde ilerliyoruz, apartmanları aralara serpiştirmişler. Yine billboardlarda Türk markalarının reklamları karşılıyor bizleri. Gururlanıyorum yine.

Dünya basketbol şampiyonasını dolu dolu ve etkin geçiren Beko, bu pazarı boş geçmemiş. Dünya markası olma yolunda, Avrupa’dan sonra burada da sahada!

Şehre girişte kocaman bir cami karşılıyor bizleri ama sonrasında cami falan göremedik. Bir tane koca şehre yetmiş gözüküyor. Oran %54 müslümana, %46 başka dinler olarak dağılıyor. Mutlular…

Şehirde çokça görülen iletişim; kış ayında 7.si gerçekleştirilecek kış olimpiyatları üzerine. Panteri de maskotları olarak belirlemişler ve görülen ciddi bir şekilde şimdiden hazırlandıkları. Kış ayında göreceğiz hazırlıklarını bakalım. Takipteyiz…

İlk durağımız kahvaltı için Türk lokantası. Bu rehberimizin tercihi. Biraz acemiliğimize geliyor ki biz ciddi anlamda Kazak kültürüne ait bir kahvaltının hevesi içindeyiz. Devam eden yazıda paylaşacağım. Amma da meraklandırma üzerine bir yazı oluyor, olsun devam edelimJ

Görüşmelerimizi yapıyoruz. Araştırma şirketleri, ajanslar, yerel ve global reklam ajansları ile görüşmeden sonra vakit geç oluyor. Vaktin geç olması ile beraber hava da beklenmedik bir şekilde soğuyor. 20 derecede geldiğimiz Almata 8 saat içerisinde 5 derecelere kadar düşüyor. Hazırlıklıyız ama ben bu kadar da soğuğa tam hazırlıklı değilim. Dişlerim titriyor, tüylerim diken diken oluyor.

Rehberimiz bizi “ at eti “ ısrarımıza uyarak Türk lokantası yerine yerel ve ünlü bir lokantaya götürüyor . Adam ince giyinmiş ve de bize otantik tasarımı nedeniyle dışarıda yiyelim teklifinde bulunca kabul ediyoruz. Ayakkabılarımızı çıkartıp sedir gibi olan masalara oturuyoruz.

Kitap gibi gelen menüyü iyice inceleyip, Kiril alfabesinden bir şey anlamayınca “ ne olursa olsun ama içinde at eti olsun “talebimize “ at etimiz yok” cevabıyla karşılaşınca biraz moraller bozuluyor ama soğuktan kızarmaya başlayan ellerimizi, burnumuzu ve en önemlisi içimizi ısıtmak için en sıcak çorbalarından sipariş veriyoruz.

Yemekler leziz. Bence bizim mutfaklara tam uyan bir yapısı var.

Baharatları bol. Bir de yanına sirke ve soya sosu kattınız mı artık parmaklarınızı yememek için zor duruyorsunuz. Ben, Tayvan yemeklerinden sonra ciddi anlamda keyif alarak yediğim yabancı yemekler diyebilirim. Sanırım gizli formülü soya sosu!

Yemek sonrası garson çay soruyor. Gerçi burada, çay yemek öncesi, yemeği beklerken sohbet sırasında içiliyor hem de içiniz çorba öncesi ısınıyor. Ama biz yemek sonrası almak istiyoruz.

Garson, çay çeşitlerini saymaya başlıyor. Normal çay, sütlü çay ! Vay sütlü çay. Hemen atlıyorum. Tayvan’da çokça soğuk olanından içmiştim. Burada sıcağını tadacağız, nefis…

Çay demlikte geliyor. Bardak yerine kaseler var. Şekerler kocaman. Çaya sütlü demek yerine, süte atılmış çay demek daha yerinde olur. Zaten sütün içerisinde sallama çay atmışlar, iş bitmiş. Evde rahatça denenebilir, yazarken bir tane de ben içiyorum, söylemesi ayıptır. O da nefis oldu. Güzel kazançJ

Yemek sonrası, ısrarlar üzerine şehrin canlı yerlerine doğru gidiyoruz. Soğuk hem de nasıl. İyice bir ürperme vaziyetinde geziyorum caddeleri. Ne yapalım? Üşümek yok, görmeye devam. En işlek, trafik olmayan caddelerinde koca koca Efes reklamları. Göğsüm kabarıyor. Güzel işler yapmışlar, bilmeyen yok sanırım. Azerbaycan’da tamam da buradaki Efes hakimiyeti ciddi etkiliyor insanı….

Burada bir de araba lastiklerinden bir sergi kurmuşlar. Turgut Bey’e gösteririz heyecanı ile fotoğrafladık. Güzel yapmışlar, Türkiye’de de denenebilir. Belki de çoktan denenmiştir ama güzel bir örnek.

Yat, uyu, kalk sabah yol vakti geliyor.

Önce başta da bahsettiğim Kazak kahvaltısından bahsedeyim. Erken kalkıp otelin restoranında fişi verdikten sonra kahvaltımı bekliyorum. Önce tereyağı ve ekmek geldi masaya. Diğerlerinin gelmesi bayağı bir uzun sürdü. Ekmeğe yağ sürüp takıldık bir süre, sonra yağda yumurta geldi. Yanında da kızarmış et. Tabi ki çaylı süt, veya süte atılmış çay. Pek anlamadım bu kahvaltı tarzını, fotoğrafta hepsi mevcut….

Yolumuz Almata’dan başkentlik vasfını alan Astana’ya koyuluyor…. Almata Çin’e yakın ve bundan dolayı güvenli bir yer olmadığı düşünülünce, başkent olarak ülkenin ortasındaki Astana seçiliyor. Bakalım orası nasıl ?

Kurmaca şehir Astana

Güven Bey’in tabiri ile Ankara’nın Melih Gökçek girmemişi. Doğru tespit. Benim içinse Truman şov filmi (izlemeyenler için http://tr.wikipedia.org/wiki/The_Truman_Show) için tasarlanmış bir yer. Sonradan başkent olmak böyle bir şey herhalde…

Caddeler dört gidiş dört geliş…Haldır haldır arabalar yollarda. Kötü arabalar olsa da genelde Japon Jip markalarının hakimiyeti var. Şehirde kavşak neyim bir şey yok, dönerken caddenin ortasına geçip bekliyorsunuz. Arabanın içindeki bizler de acaba karşıdan gelen mi ,arkadan gelen mi arabaya çarpacak diye heyecanla bekliyoruz. Neyse ki orda olduğumuz zaman boyunca bolca kaza görmüş olsak da bizlere bir şey olmuyor…Acemi şansıJ

Kazakistan şehirlerinde taksi yok. Elini açıp yolda bekliyorsun, duran oldu mu gideceğin yeri söylüyorsun, tamamsa atlayıp gidiyorsun. Zaten şehir tamamen sonradan yapılmış, nüfus da sonradan gelmiş. Bu kadar araç neden dönüyor derken acaba bu araçlar da taksi olarak kurmaca yapılmış mı diye düşünmeden edemiyor insan. Yaw hepsi taksi J

Kazakistan devlet başkanı Nursultan Nazarbey’in (http://tr.wikipedia.org/wiki/Nursultan_Nazarbayev) baştan sona kendi tasarımı olan şehir 90’lardan sonra kurulmuş. Tamamen yeniden doğmuş. Nüfus 120 binlerde iken şimdi 700 binleri geçmiş. Yüksek yüksek binalar, her biri sanat eseri veya bir konsepti sahiplenmiş.

Bunların başında da Baytarek (http://en.wikipedia.org/wiki/Bayterek) geliyor. Şehrin sembolü haline gelmiş bir anıt olarak yükseliyor şehrin ortasında. Yukarıya doğru baktığınızda Han çadırı, aşağı doğru baktığınızda Nazarbey’in konutu var. Kocaman, araç geçmeyen bir park. İnsan mı? Daha oraları dolduracak insanlar gelmemiş. Etrafta, cillop gibi malzeme ile döşenmiş parkta kaykay ile kayan çocukları görüyoruz. Onlar bile bu ortamla para ile tutulmuş memurlar gibi geliyor, küpeli , artistik tavırlarıyla J

Han Çadırı, o koca parkın sonunda. Daha yeni dikilmiş oraya. Nazarbayev’in doğum gününde, Astana’nın da başkent oluşunun 12. Yılında büyük törenlerle açılmış. İçinde birçok ünlü markanın mağazalarının yanında, üst katında aqua park ve Maldivlerden getirildiği söylenen bir de yapay plaj var. Lüksün böylesine diyecek yok. Yapan da Türk firması Simge. Vallaha helal olsun!

Türkler zaten şehri yapan müteahhit ülke. Şehirdeki en büyük eserleri, ünlü konutları yapanlar hep Türkler. Her ülke kendini sembolize eden bir eser yapmış. Şehirde bir tane de camii gördük, onu da Türkler yapmış. Maşallah! Nazar değmez inşallah!

Bir de piramit yaptırmış Nazarbayev. Tüm dünya şehirlerinde hayranlıkla ziyaret ettiğiniz her yapıt mevcut. Piramit açılalı da iki sene olmuş ama müze gibi içini geziyorsunuz. Şehrin bu ikinci büyük sembolünü de yapan Türk firması Simge. Ya göğsümüz burada kabarmaktan balona döndü. Ülkemize de gelse, şu mimarı anlayışı yüksek, şehir bölge planlama bilen Türkler diye de hayıflanmadık desek yalan olur. Nazarbayev’e ve Türk firmasını ayıp olmasın ama piramidin hakimi gibi tutarken fotoğraf çektirdimJ

Piramitin içinde kocaman bir gösteri salonu var. Dünyada’daki tüm gösteriler için teknik donanımı varmış. Üst katında kış bahçesi var, tam ortasına geçip, dilek diliyorsunuz. Gerçekleşiyormuş, pazarlama açısından güzel taktik. En üst katta da Nazarbayev’in önemli anlaşmalar için dünya başkanları ile bir araya geldiği ve toplantı yaptığı bir salon var. Mikrofonları elimize alıp, gerçi alamayıp, masadan yanaşıp biz de konuşmalarımızı yaptık Türk heyeti olarakJ

Sonrasında Rasmstore’u ziyaret ediyoruz. İçerde çokça Türk markası var. Ama Türk dizileri ve inşaat firmaları ile bu kadar güçlü olduğumuz bir yerde Türk markalarının ambalajları üzerinde bir kelime bile Rusça yazı olmaması bizi üzdü. Yani sen kalk gel Anadolu’dan buarda bardakların üzerinde Türkçe “ Çay Bardağı” diyerek sat. Tiryaki Çayı satmaya çalışan Rizeliye ne demeli ? Satmasına satarsın ama Nestle’nin bile Rusça yazdığı bir coğrafyada biraz uğraşıp ambalajları değiştirmek gerekmez mi? Adamlar at etini bile Rusça yazarak satıyor!

Evet bu kadar görgüden sonra insan acıkıyor doğal olarak. At at at diye kıvranan midemizi Astana’da mutlu etmenin vakti geldi . Haykırışlarımız burada sahipsiz kalmıyor, ve at eti servis veren bir restoran buluyoruz.

At hayvanı ile doğduğumuzdan beri haşır neşiriz malum. İlk karşılaşmam sünnet töreni için lojman bahçesine gelen köhnemiş bir ata binişimle, daha doğrusu “ şahlandı at, arkadaş attan düştü” diye hikayeler anlatan ilkokul arkadaşları yüzünden benim lojman içinde depar atışım ve beni yakalamaları sonucu, babamın mühendis arkadaşlarının ata bindirişleri ile başlıyor. Annemin hala daha “ Ömürden , Ömürden, bak Varlık’a, ses çıkarmadan ata bindi, sen de bin, otur” diye kızması hala da hafızamdan silinmez. Bunlara ait görüntüler de mevcut ama en yakın arkadaşlarım bile daha görmedi. Kasetler Samsun’daki evde, en kısa zamanda getireceğim, söz. Kazak erkeği sözü J

Sonrasında at hayvanı ile yazının başındaki görsellerde olduğu gibi yakın ilişkilerim oldu hayatımdaJ

Ama kendisini yiyeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi . Ve o an, ilk siparişimizi verişimiz ve masamıza tabak içinde gelişi ile gerçekleşmiş oldu. İlk çatal atış ve ağıza götürüş. Amanın, bu yediğim at olamaz! Ya koca at, koşan at, şaha kalkan at, ağzımda J Sert eti varmış, tadı da pek iyi değil. Haşlanmış geldi ki ben normalde de haşlanmış eti pek sevmem. Biraz baharAT vs. kattıktan sonra tadılacak duruma geldi ama doymak uğruna da olsa yiyemedim. Devam edemedim. Merak edenler için at eti: http://tr.wikipedia.org/wiki/At_eti

Gün içerisinde, yazıya girişte anlattığım at kebabını yeme şansımız oldu. O nefis. Ben pek ayırt edemem. Yani bu kuzu mu , dana mı deseniz ayırt edemem. At etini de ayırt edemedim ama lezzetine diyecek yok. Bildiğiniz et. Bizde kesilmeyen atlar heba oluyor vallaha…

Yanına ne içersiniz diye garson sorunca biz o gazla tabiî ki Kımız dedik ama Kımız yok. Rehberimiz üzülen yüzlerimizi görünce ” sizin gibi Türk gelmedi buraya” deyiverdi . Şu ana kadar kendisine “ abi ne olur bizi Türk restoranına götür” diyen Türkler olmuş ama “siz ciddi anlamda meraklısınız” diye ciddi ciddi garipsedi bizleri. Ben de bunu hiç anlamam. Uzakdoğuda’da benzer tablolar var. Yaw kardeşim kilometrelerce yol gelmişsin yesene yöresel yemekleri….

İçecek olarak tercihimiz madem at sütü yok, deve sütü olsun dedik. Ayran kıvamında ekşice bir şey geldi. At sütünü aratmamızmış. Etin yanında süt nasıl olur ilk defa deniyordum ama fena da değilmiş. Kana kana onu da içtik. Boş geçmek yok, amaç keşfetmek! Sonradan Gurmelik sağolsun J

Sonrasında tabiî ki kaselerde çayımız geldi. Nefis…Kaseden içmesi ayrı bir güzel. Dolu dolu, hem de doya doya içiyorsun. Öyle ince belliyi kenarından dudağını dokundurup hüpletmek yok burda. Daldır gitsinJ

Türk dizileri burada da nam salmış. Azerbaycan’daki tabloyu burada göreceğimi hiç düşünmezdim ama etrafımızı “ taksi, taksi” diye saran elemanların bana Polat Alemdar sonrasında bıyıkları göstererek “ Güllü” demeleri artık alıştığım sahnelerden oluverdi. Güllüyü tanımam ama keseceğim herhalde bu bıyıkları. Ben Tayvanlıların benzettiği üzere Tamılı Kırısı (Tom Cruise) olmayı nedense daha çok benimsiyorumJ

Yemekler yendi, görülecek yerler görüldü şimdi sıra biraz dinlemeye gelmişti. Yani sıra, yine nam salmış, Nazarbayev’in şehrin tam ortasına kurduğu “ Keremet” adında, manası Keramet olan, içinde Rus, Fin ve Türk hamamı olan komplekse girmekte idi.

Kocaman bir yer. Havada soğuyunca iyi gelecekti bizlere. Bir heyecanla içeri daldık. Peştamal var mı sorularına olumlu yanıt aldık almasına ama içeri girdiğimizde karşılaştığımız tablo peştamalın bele değil kafaya dolandırılan bir aksesuar olduğu idi. Kafaya sarılınca hayatımızda bu zamana kadar görmediğimiz “dalgalar” ile karşı karşıya hatta girdiğimiz her bölmede burun buruna geldik!

Anatomik inceleme yapma faydasının dışında bana pek bir şey katmadı ama defne dallarını süpürge gibi yapan kalabalığın rus banyosu içerisinde o halde birbirlerinin sırtına o süpürgeleri vururkenki tabloyu görmenizi isterdim. Foto çekemediğim bir an malum, ama sadece hissettiklerimi anlatayım. Resmi siz canlandırın. Karanlık bir odada yaklaşık 30 kişi. Ellerinde dallar, birileri kendi üzerine vuruyor, diğerleri başkalarının sırtına vuruyor. Şat şat şat şat diye seslerle karanlık buhar banyosu inliyor. Bilmeden oraya düşseniz, içerde ibadet yapılıyor zannedersiniz. Beni içerde bir gülme krizi aldı ama arkadaşın “ abi sen canına mı susadın, adamlar dalga geçiyor zannedecekler” demesi ile kendimi toparladım. Gerçi önümden geçen yüzlerce “dalgaya” ben bir şey diyemiyordum ama benim geçtiğim dalganın bana faturası ağır olabilirdiJ

Dönüş vakti geldi çattı. Artık Orta Asya’dan Anadolu’ya göçüyorduk. Yine beş saatlik bir göç!

Havaalanı kontrolünde Azerbaycan’da kaşılaştığım tablo. Polis yanıma yanaşıp “ Kardeş paran var mı?” diye sormaz mı? Yaw sanki Taksim’de para dileniyorlar. Sonrasında Azeri arkadaştan öğrendiğim üzere, ülkeden para çıkışını kontrol ediyorlarmış. Ya para çıkışı bu şekilde mi kontrol edilir? Keşke param olsa da var desem kazak kardeşimeJ

Astana havaalanında free shop’ta turlarken biri ile göz göze geldik. Yüzünü çevirdi. Ben ısrarla bakıyorum. “ Ömürden ne haber?” sözü ile bir ListEM üyesine daha rastlamıştım. Yok artık. Saat gecenin 3:00’ı Astana havaalanıJ Rastladığım kişi ODTÜ’ye ilk kayıt yaptığımız üçlü anfide bana form doldurmamda yardım eden kişi…Ne mutlu oldum sormayın!

ListEM’i bu vesile ile tekrar tekrar anayım. Bu kadar gezen, dünyanın dört bir yanında mezunları olan böyle bir bölüm çoktur ama, biz ciddi anlamda SeyahatnamEM halindeyiz herhalde. Bir de bana derlerJ Bundan sonra gördüklerimi yazmasam at eti yiyeyim J

Sonuç: Gelişmiş, sınıf atlamış bir Orta Asya ülkesi…Dizilerinden markalarına ,inşaat sektöründeki büyük işlerine kadar gelişmiş bir Türkiye algısı…. Hamamından havaalanına kadar ciddi bir ODTÜ EM hakimiyeti…

Demek ki : At’layıp oralara gitmek lazımmış. “ Dalga “ geçeni yakarım J

Ömür’den sevgiler…..

Ömürden Sezgin

The kazak Erkeği

www.omurdensezgin.com